1.6.26

Bir Olay ve Hatırlattıkları: Ermeni Terörü, Ali Kemal ve Cumhuriyet



Tarih 1 Haziran 1978 Artvin’in Borçka ilçesinde yedek subay olarak askerliğimi yapıyorum. Subay gazinosunda haber bültenini izliyoruz. Spiker, yine acı bir haber, yine Asala terörü diye başladığı cümlesini tamamlıyor; “Türkiye'nin Madrid Büyük Elçisi Zeki Kuneralp'in eşi Necla Kuneralp Asala militanları tarafından şehit edildi.” Kuneralp soyadı dikkatimi çekiyor… Zeki Kuneralp Ali Kemal’in oğlu değil mi? Evet onun oğlu… Ermenilere duyduğu sempati nedeniyle “Artin Kemal” diye anılan bir insanın gelinin Ermeni teröristlerce öldürülmesi ne garip tecelli…

Ali Kemal kimdir bilir misiniz? Damat Ferit hükümetlerinde Dahiliye Bakanlığı yapmış, ilk günden itibaren Milli Mücadeleye karşı düşman olmuş … İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin kurucularından bir siyasetçi.  Aynı zamanda gazeteci, kalemi güçlü bir yazar… İstanbul gazeteleri içinde Milli Mücadele düşmanlığında başı çeken Peyam-ı Sabah’ın başyazarı…

Dâhiliye Nâzırı Ali Kemal Bey imzasıyla  23 Haziran 1919’da Valiliklere gönderilen genelgede şu cümle yer alır; “Mustafa Kemal Paşa; günün politikasını bilmediği için, yurtseverliğine rağmen görevini başaramadı. İngiliz Olağanüstü Temsilcisi’nin isteğiyle görevinden alındı. Kanunsuz olarak kurulan bazı heyetler için çektiği telgraflarla politik hatasını artırdı. Bu zat görevinden alınmış olduğundan, kendisiyle hiçbir resmî işleme girişilmeyecek, hiçbir isteği yerine getirilmeyecektir. Bu önemli günlerde her Osmanlıya düşen görev; barış konferansında geleceğimiz belirlenirken ve beş yıldır yaptığımız deliliklerin hesabı görülürken, aklımızı başımıza devşirmek, akıllıca davranışları benimsemek, uygar dünyanın gözünde bu ülkeyi bir daha lekelememek değil midir?”

Köşe yazılarında da Milli Mücadeleye ve Mustafa Kemal’e acımasızca saldırır. Mesela onun 1920-1922 arasında yazdığı yazılardan birkaç seçme;

“Teşkilatı Milliye sergerdeleri, bu mahluklar kadar başları ezilmek ister yılanlar tasavvur edilemez. Düşmanlar onlardan bin kerre iyidir.” “Ankara’nın Yunan’ı denize dökeceği, bir kuru vaattir.”, “Ankara’nın tuttuğu yol çıkmaz, çıkmaz, çıkmaz.”, “Mustafa Kemal’in telkinlerine itaat eden her memur ve subay Divan-ı Harp tarafından ceza görecek.”, “Millî ordu teşkil etmek ve müdafaa-yı milliye hazırlamak gibi faaliyetler felakettir, askerlerin emirleri yerine getirilmemelidir.”, “Kuyucu Murat Paşa, Celâlîlere nasıl muamele etmişse, Kuvayı Milliye’ye de öyle muamele edilmelidir. Maiyetindekilerin yakında, zorba yamağı Cafer Tayyar şaklabanını, elini kolunu bağlayıp Hükümete teslim etmesi beklenir. Saltanata bağlı halim selim Anadolu halkı da Mustafa Kemâl şakisine haddini bildirecek.” “Yunanlılar Ankara kapılarına dayandılar… Mustafa Kemal’e barınacak yer kalmadı…. Hesap sormak zamanı geldi.”, “Hükümet önce, Anadolu’nun henüz istilaya uğramayan yerlerini Mustafa Kemâl’lerden, Ali Fuat’lardan, o ipsiz sapsız, akılsız, fikirsiz zorbalardan, canilerden  temizlemelidir.”  “Mustafa Kemal ve arkadaşları, Yunanlılara karşı büyük bir saldırıya hazırlanıyorlar. Bu çılgınca teşebbüsün amacı, yine izmihlâl, izmihlâl, izmihlâl... Çünkü Yunanistan'ın orduları var, teçhizatı var...”, derme çatma bir ordu, dövüşüp duruyor, zırzoplar, tam istiklal isteriz diye tutturmuşlar, ne demiş Arap, elhekmü limen galebe, galibin dediği olur, işte bu kadar” 

“Ankara başımızda oldukça, bu kargaşalıktan bir hayır doğarsa, örneğin İzmir, Edirne kurtulursa, seviniriz, çıldırırız; fakat akılca, irfanca bu derecede yanıldığımız için yalnız kalemimizi kırmak değil, insanlığımızdan bile istifa ederiz.” Demesine rağmen, İzmir kurtarıldıktan sonra ne kalemini kırdı, ne insanlıktan istifa etti, hatta açıkça özür dileyemedi.. Sevindik kabilinden bir şeyler karaladı…

Zaferden sonra Ankara hükümeti, İstanbul polisinden Ali Kemal'in tutuklanıp yargılanmak üzere Ankara'ya gönderilmesini istedi. 4 polis 6 Kasım 1922 günü onu Beyoğlu'nda tıraş olduğu berberde kıstırdılar, kaçmaya çalışırken yakalayıp İzmit'e götürdüler.  Sakallı Nurettin Paşa’nın İzmit’teki karargâhının önünde Ali Kemal’i tanıyan halk tarafından linç edilir.

Bu olay üzerine eşi, İsviçre’ye yerleşir.  Oğlu Zeki Kuneralp orada hukuk fakültesini bitirince “Türkiye’ye döneceğim” dedi. Eşin dostun itirazına rağmen Türkiye’ye geldi.  İngilizce, Almanca, Fransızca bilen kendisini iyi yetiştirmiş bir gençti. Dışişleri bakanlığının memuriyet sınavına girdi, kazandı. Ancak güvenlik soruşturması sonucu, Ali Kemal’in oğlu olması nedeniyle, göreve başlaması sakıncalı bulundu. Olay o zaman Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü’ye intikal etti…  İnönü dosyayı inceledikten sonra, bunun yanlış olduğunu belirterek  “Devlete kin yakışmaz, biz bu cumhuriyeti kanla kurduk ama insanla büyüteceğiz” dedi ve ekledi, “Ben bunu Gazi’den öğrendim!”

Zeki Kuneralp Dışişlerinde yetenekleriyle kısa sürede parlar. Büyükelçi, başarılı bir büyükelçi olur. Babasının bir düşman olarak gördüğü Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetini temsil eder. Onun oğlu Selim Kuneralp de dışişlerine intisap eder

1 Haziran 1978 tarihinde Asala militanlarınca katledilen Necla Kuneralp, Zeki Kuneralp’in eşi, Selim Kuneralp’in annesi ve  Ali Kemal’in gelinidir.

Bu olay gösteriyor ki; Cumhuriyet affedici olmalıdır. Cumhuriyet’de hukukun temel ilkelerinden “Suçun şahsiliği ilkesi” egemen kılınmalıdır.  Cumhuriyet’te unvanlar ehline verilmelidir…

13.4.25

HİLAFETİ GETİRECEKLERMİŞ




 Hilafet 3 Mart 1924’de kaldırılmıştı ya, her yıl olduğu gibi 2021’in 3 Mart günü ve takip eden birkaç gün dinciler Hilafeti gündeme getirdiler. Hilafeti kaldırdı diye Atatürk'ü düşman ilan eden zavallılar bu olayları bahane ederek Atatürk’e saldırdılar.

Mustafa Armağan isimli Fesli Kadir takipçisi sözde tarihçi, Genel Yayın Yönetmeni olduğu tarih dergisinde “Hilafet Özel Sayısı” çıkardı. Ne kadar çığırından çıkmış olmalı ki dergi toplatıldı.

Twitter’de hilafeti öven paylaşımlar, Facebook’da hilafeti yeniden getireceklerinden bahseden gruplar… O kadar yanlış biliyorlar ki hilafeti. Veya hinliklerinden yanlış anlatıyorlar… Saçma sapan paylaşımlar on binlerce beğeni alıyor. Paylaşımları yapanların profiline bakıyorsunuz çoğunda Fesli Deli Kadir fotoğrafları. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan cahil sürüsü…

Sözlük anlamı “birinin yerine geçmek, bir kimseden sonra gelip onun yerini almak, birinin ardından gelmek/gitmek, yerini doldurmak, vekâlet veya temsil etmek” gibi anlamlara gelen hilâfet kelimesi, sosyolojik terim olarak Hz. Peygamber’den sonraki devlet başkanlığı kurumunu ifade eder. Hilafeti anlamak için Hilafetin tarihine kısaca göz atmak uygun olacaktır.

Peygamberimiz, kendisinden sonra kimin halife olacağına dair herhangi bir kanaat belirtmediği için devlet başkanının tespiti Müslümanlara bırakıldığı düşüncesinden hareket eden bir grup sahabe tarafından, peygamberimiz defnedilmeden Hz. Ebubekir Emir-ül Müminin seçilir. Peygamberimizin cenazesinin başında bulunan Hz. Ali ve Hz. Abbas bu seçimde bulunmamıştır.

Hz. Ebû Bekir kendisinden sonra Hz. Ömer’in halife olmasını vasiyet etti ve Hz. Osman’ı çağırarak vasiyetnamesini yazdırdı.

Hz. Ömer kendisinden sonraki halifeyi şahsen belirlemeyip seçimi altı kişilik bir şûra heyetine bırakmıştır. Bu altı kişi yaptıkları görüşmeler sonunda kendi aralarından Hz. Osman’ı halife seçtiler.

İlk üç halife döneminde hiç bir idarî görevde bulunmayan, ne de yapılan savaşlara katılmayan Hazreti Ali Medine’deki sahabe tarafından Halife seçildi. Ancak Hz. Ali’ye Şam Valisi olan Muaviye ile Hz. Ayşe başta olmak üzere pek çok sahabe biat etmedi

Muâviye’nin Hz. Osman’ın kanını bahane ederek başlattığı iktidar mücadelesi, ashabın ileri gelenlerinin de katıldığı iç çatışmalar, sonuçta binlerce Müslümanın ölümü, Müslümanlar arasında baş gösteren ve günümüze kadar devam eden siyasî ihtilâfların başlangıcını teşkil etmiştir.

Muaviye bir hakem oyunuyla Halifeliği gasp etti. Bu arada Hz. Ali de bir Harici tarafından katledildi. Böylece Emevi Saltanatı başladı.

Bazı İslam tarihçilerinin Asr-ı Saadet içinde gördükleri 4 halife döneminde bile, halifelere biat etmeyen sahabelerin bulunması, dört halifenin üçünün öldürülmüş olması, öldürenlerin Müslüman olması ve cinayetlerine İslam’ın zarar görmemesini ve Müslümanların birliğini gerekçe göstermeleri bile Halifeliğin, bırakın saltanata dönüştüğü dönemleri, Peygamberimizin en yakınlarının halife olduğu zamanda bile “Müslümanların Birliğini” sağlamaktan ne kadar uzak olduğunun göstergesidir.

Emeviler yaklaşık yüz yıl süreyle İslam dünyasında bir baskı ve zulüm rüzgârı estirdiler (Ömer bin Abdülaziz dönemi hariç). Zulüm o hale geldi ki, devlet merkezinin bulunduğu Suriye’dekiler hariç; Müslüman âlimlerin büyük çoğunluğu Emevi rejiminin karşısında olduklarından, Haricîler dışındaki diğer isyanların çoğunluğunu desteklediler.  

Dünyanın en büyük zalimlerinden Yezidin adının önüne “Hazreti” övgüsünü koyan bizim İslamcılar Emevi döneminde yaşanan dini yozlaşmayı görmezler. Harre Vakasını sorsanız, “Evlâdü’l-Harre” ne deseniz ya bilmezler ya bilmezden gelirler, “Yezîd’in kulu ve kölesi olarak”  biat alındığından hiç bahsetmezler, Kuteybe’nin Türkistan’daki soykırımından ve kitap katliamından hiç bahsetmezler.

Abbasî hilâfeti, Emeviler’e karşı yürütülen ihtilâlin önderi İmam Muhammed b. Ali’nin oğlu Ebü’l-Abbas Abdullah’a biat edilmesiyle başladı. Ve hilafet adına yeni bir saltanat başladı: Abbasiler… Onlar da farklı zulümlerin aracı oldular.

Abbasiler devlet olarak zayıflayınca bölgedeki güçlü devletlerin isteği doğrultusunda hareket etmek zorunda kaldı. Bir dönem Şii Büvehoğullarının, bir dönem Büyük Selçuklu İmparatorluğunun. Hutbelerde Abbasi Halifeleri ile Sultanların ismi beraber zikredildi. 1258 yılında Moğol istilâsıyla Bağdat Abbasi halifeliği sona erince İslâm âlemi üç yıl halifesiz kaldı.  1260 yılında Moğol istilâsını durduran ve ardından Memluk Türk devletinin tahtına geçen Sultan I. Baybars, son Abbasi halifesi Müsta‘sım-Billâh’ın amcası Ebü’l-Kāsım Ahmed’i Kahire’de halife ilan etti. Böylece Abbasiler Hilafetlerini sürdürdü.

Bir ara İslam Dünyasında Sunni Abbasi ve Şii Fâtımîler hilafeti dışında Endülüs’te üçüncü bir halifelik daha ortaya çıktı. Aynı anda üç hilafet olması dışında, bazı Müslüman toplulukların hiçbir halifeye biat etmediği, hutbelerde isminin okunmadığı da bir vakıadır. Bu durum “Hilafetin ümmetin birliğini sağladığı”, “Hilafet dağılınca Müslümanların paramparça olduğu” iddialarını hiç de doğru olmadığını göstermektedir.

Yavuz’un Kutsal emanetleri Mısır’dan İstanbul’a getirmesinden sonra hilafetin Osmanlılara geçtiği ifade edilirse de Osmanlıların hilafeti ne zaman ve nasıl üstlendikleri sorusu henüz net olarak cevaplandırılabilmiş değildir. Halife olarak ilk biat alan padişah II. Selim’dir. Ancak Arap dünyası ve Osmanlı İmparatorluğunun etki alanı dışındaki Arap ulema “İmamlar/Halifeler Kureyştendir” Hadisine istinaden Osmanlı hükümdarlarının halifeliğini kabul etmediler.

İslam Hukukçularına göre bir halifede olması gereken “Kureyşli” olma şartı Osmanlı Padişahlarında yoktur. Keza akıllı olmak, adil olmak, zahir olmak, efdal olmak şartlarının Emevi, Abbasi ve Osmanlı Halifelerinin büyük çoğunluğu sahip değildir. Onun için her ne kadar “Halife” unvanını kullansalar da, başta İslam uleması olmak üzere Arap dünyası görünürde kabul ediyor gözükse de saltanata dönüşen hilafeti benimsemedi.

Ve ilginçtir Hilafetle yönetilen ülkede softalar, sık sık “Şeriat İsterük” avazlarıyla devlete isyan bayrağını kaldırdılar. Hilafetten “Şeriat” isteyen softaların bu haykırışları Hilafete duyulan inançsızlığın seslendirilmesiydi aynı zamanda.

Osmanlı sultanları da Halife Unvanını yazışmalarda kullanmakta çok hevesli olmamışlar ve Abdülhamit’e gelinceye kadar Osmanlı Padişahları “Halifeliği” diğer Müslümanların desteğini sağlamak için, bir başka ifadeyle devletin çıkarı için kullanmayı da pek düşünmemişlerdir. Hilafeti bir siyasi araç olarak ilk kez II. Abdülhamit ağırlıklı olarak kullanmaya başlamıştır. 1. Dünya savaşında Osmanlı İmparatorluğunun  “Büyük Cihat” ilan etmesine rağmen, İngiliz ve Fransız ordularında çok sayıda Müslümanın asker olarak katılması, Arabistan’ın her bölgesinde isyanlar başlaması, Türk aydınlarının Hilafet müessesesini sorgulamasına yol açtı.

Sadrazam Damat Ferit 7 Nisan 1920 tarihinde Britanya Yüksek Komiseri Amiral John de Robbeck ile Kuvayı Milliyecilere karşı alınacak tedbirleri görüştü. İngiltere Damat Ferit hükûmetine 7 Nisan 1920 tarihinde Hilafet Ordusu'nu kurmak için izin verdi.  11 Nisan'da Kuvayı Milliyecilerin eşkıya olduğu ve öldürülmelerinin sevap ve vatani bir yükümlülük olduğuna dair Dürrizade Abdullah Efendi'nin bir fetva çıkarması sağlandı. 18 Nisan’da Hilafet Ordusu kuruldu, Birleşik Krallık Hilafet Ordusu'nun erlerine 30, teğmenlerine 60 ve alay komutanlarına 150 lira maaş bağladı. Lojistik ihtiyaçlarını silah, araç ve gereçlerini temin etti. Hilafet Ordusu birlikleri Nisan ve Mayıs aylarında İzmit bölgesinde konumlandılar. Kuvayı İnzibatiye adıyla da anılan Hilafet ordusu önce Süleyman Şefik Paşa, sonra Anzavur komutasında Kuvayı Milliye güçlerine saldırdı. Yine sarayın “Din ve Hilafet elden gidiyor” tahrikleriyle, çıkarılan bazen dinci, bazen etnik kökenli isyanlar çıkarıldı. Gerek Hilafet ordusu gerekse isyancılar Türk ordusuna, Yunan Ordusunun verdiği zarara yakın zarar verdiler. Milli kuvvetleri arkadan vurdular.

İstiklal Savaşı Türk Milletinin yalnızca işgalci düşmana değil saltanata ve hilafete karşı da yürüttüğü bir mücadeleydi. Vahdettin'in 17 Kasım 1922'de İngiliz harp gemisi Malaya ile kaçması üzerine TBMM 19 Kasım 1922 tarihli oturumunda Osmanlı Hanedanı üyesi Abdülmecid Efendi'yi halife olarak seçti.  Cumhuriyet ilanıyla saltanat lağvedilmiş oldu. Hilafete dini anlamlar yüklenmesi nedeniyle Hilafetin bir süre daha sürdürülmesi uygun görüldü. Ancak Halifeliğe getirilen Abdülmecit Efendi’nin padişah gibi davranması, yönetime müdahale etmesi yanında süreç uzadıkça hilafetin kaldırılmasının zorlaşacağı ve bu ikili yapının yapılacak inkılaplara engel olacağı gözetilerek 3 Mart 1924 günü Urfa vekili Şeyh Saffet Efendi ve elli üç arkadaşının hazırladığı, hilâfetin kaldırılmasına dair on iki maddeden oluşan bir kanun teklifi Meclis'e getirildi. Aynı zamanda bir İslam Hukuku Profesörü olan Adalet Bakanı Seyyid Bey, saatler süren katılan tüm üyelerce beğenilen mükemmel bir konuşma yaptı.  Aynı yıl “Hilâfetin Mâhiyet-i Şer’iyesi” adıyla kitaplaşan bu konuşmada Seyyid Bey, hilâfetin kaldırılmasının İslam’a aykırı olmadığını delilleriyle ortaya koydu.  Bu konuşma Meclisteki muhalefeti ikna etti. Direnci kırdı. Oturuma katılan 158 üyenin 157'sinin oyuyla hilafet kaldırıldı.

Bizim İslamcılar bunları bilmezler, bunları bilmedikleri gibi Osmanlı Hanedanlarının kendi kafalarındaki gibi bir İslami yaşamları olmadığını, mesela V. Murat’ın Mason olduğunu, İslam Halifelerinin oluşturduğu kabinelerde çok sayıda gayrimüslim bakan bulunduğunu, Sultan Abdülaziz’in Batılı örneklerinden hiç de aşağı kalmayan piyano parçaları bestelediğini, at üzerinde heykelini yaptırdığını, Sazendegan-ı Hassa’da şan, vals, alafranga ve alaturka keman gibi pek çok ders verildiğini, 2. Abdülhamit’in Batı müziğine çok düşkün olduğunu aynı zamanda borsada yatırım yaptığını, padişahların kızlarının başı açık ve dekolte fotoğraf çektirdiklerini, 1800’lü yıllardan sonra devleti faiz günahı ile tanıştırdıklarını, çok yüksek faizlerle borçlandıklarını,  sultan ve şehzadelerin dans, piyano ve resim dersi aldıklarını, ülkede ilk bale, opera ve operet temsillerinin sarayda verildiğini,  Halife Abdülmecit Efendi’nin nü resimler yaptığını da bilmezler…

Bizim softalar Hilafet istiyor ama Osmanlı Halifelerinin yaşamlarının kendi kafalarındaki “Halife” ve “Hilafet” anlayışıyla hiç uyuşmadığını bilmiyorlar… Hanedan üyeleri, hilafet istemek amacıyla  gösteri yapan zavallıların, tarihe de, gerçeğe de aykırı palyaçoları andırır kıyafetlerini görseler kahkahalarla gülerler.

Beyler, hem dün dünde kaldı, hem de gerçek “dün”ün sizin kafanızdaki “dün” ile alakası yoktu. Onun için hayal kurmaktan vazgeçin…

Mevlana’nın dediği gibi; “Dünle beraber gitti, cancağızım/ Ne kadar söz varsa düne ait. / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”

17.11.23

1935'DE ÖLEN DİYAB AĞA İLE ATATÜRK 1937 YILINDA NE KONUŞTU?*

 




16 Kasım 2021’de sosyal medyada Atatürk ile Diyab Ağa'nın bir fotoğrafını paylaşınca, bir arkadaş fotoğrafın altına "Aynı Diyab Ağa daha sonra Diyarbakır'a sürgün ve Sivas Divriği sürgün edilmiş ve sürgünde 104 yaşında vefat etmiştir." yorumunu yapmış. Bilgilerime göre doğru olmayan bu yorum üzerine acaba deyip internet üzerinde araştırma yaparken tarihçi (!) Mustafa Armağan'ın  'Hasta' Atatürk Seyid Rıza'nın Asıldığı Gece Elazığ'da ne yapıyordu başlıklı yazısına rastladım...

Yazıdaki şu cümleler çok ilginçti...

"Ben de bunu anlamıyorum: 1937 yılında Atatürk Hatay için şu kadar çalıştı, diyenler aynı yıl gerçekleşen Dersim'den onu dışlayamazlar. Üstelik 4 Mayıs 1937 tarihli Dersim'e uygulanacak zorunlu iskân politikasının dönüm noktalarından biri olan Bakanlar Kurulu kararının altında onun imzası varken... 2. maddede isyan eden mıntıkadaki halkın toplanıp başka yere nakledilmesi istenmektedir. Nitekim Sibel Yardımcı ve Şükrü Aslan'ın dersim milletvekili Diyap Ağa'nın torunuyla yaptıkları görüşmede Atatürk'ün Diyap Ağa'yı çağırıp "Git, aşiretini kedisine kadar al, Dersim'den çık. Çık ama Malatya'yı geç," demiş ve Diyap Ağa da Çankaya'dan aldığı bu tüyo sayesinde Dersim'i terk etmiş ve ailesinin hayatını kurtarmış. ("Herkesin Bildiği Sır: Dersim", s. 426.)"[1]

Diyab Ağa'nın öz geçmişine bakıyorsunuz 1935 yılında Çemişgezek'de vefat etmiş... Ama aynı Diyab Ağa'ya Atatürk 1937 yılında  "Git, aşiretini kedisine kadar al, Dersim'den çık. Çık ama Malatya'yı geç," demiş... Yani Diyab Ağa öldükten iki yıl sonra... Atatürk ile aralarında böyle bir konuşma geçmiş...

Tarih ancak bu kadar çarpıtılır...

Haydi "Herkesin Bildiği Sır: Dersim" kitabını (!!) yazanlar bunu atlamış(!). Bunu köşe yazısında nakleden Tarih Allamesi Mustafa Armağan nasıl atlamış(!)...

Va bazıları da bu Diyab Ağa'yı Atatürk'ün önce Diyarbakır'a sonra Divriği'ye sürdüğünü iddia ediyorlar...

Amaç Atatürk'e düşmanlık olunca, Kürtçüsü de İslamcısı da tarihi çarpıtmaktan kaçınmıyor...

Yalan söylemekten de...

Ve  bazıları bunları Tarihçi, yazdıklarını da Tarih Kitabı sanıyorlar...

Bunların yazdıklarının bilimsel bir özelliği yok, Bunlar kaynak kabul edilmez deyince de bazıları köpürüyor...

Fazlı KÖKSAL



*Not bu yazıyı 17 Kasım 2021 tarihinde Facebook'ta paylaşmışım.  Yazı kaybolmasın diye de 18 Kasım 2023 günü de kaybolmasın diye bu bloga aktardım.



[1] http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/hasta-ataturk-seyid-rizanin-asildigi-gece-elazigda-ne-yapiyordu/

Aynı yazının  27 Kasım 2011 tarihinde, Mustafa Armağan'ın da yazarları arasında bulunduğu FETÖ'nin yayın organı  Zaman’da da yayımlandığı; Medeniyet ve Toplum Dergsinin 3017 Güz Sayı 2’deki 23 numaralı Dipnottan da anlaşılmaktadır.

YAHUDİLER FİLİSTİNDE NASIL TOPRAK SAHİBİ OLDU? İSRAİL NASIL KURULDU?

 



İbni Haldun "bir su damlası nasıl diğer su damlalarına benzer ise bir milletin geleceği de geçmişe aynen benzer" derken ne kadar haklıdır.

Geçmişten ders alabilsek tarih niye tekerrür etsin. Gazze İsrail tarafından işgal edildiği tarihten bu yana en çok konuşulan konu “Filistin’de Yahudilere toprak satışı”.

Milliyetçilerin bir bölümü ve Atatürkçüler “Araplar Yahudilere toprak satmasaydı bugün İsrail olmazdı” diyorlar. Ama satışın ne zaman başladığı, bu satışı kolaylaştıran uygulamalar üzerinde pek durmuyorlar. Siyasal İslamcıların bir bölümü bu konuda sessiz kalmayı tercih ederken bir bölümü “Filistin İngiliz işgalindeyken İngilizler tarım arazilerine ve tarım gelirlerine o kadar yüksek vergiler koydular ki Filistinli Müslümanlar topraklarını sattılar” diyorlar… İki görüşte de gerçek payı var. Ama konuyu açıklamada yeterli değil. Bazıları da satılan toprak tamamın %1’i bile değil diyerek resmen yalan söylüyor…

Filistin’de, bir Yahudi devleti kurma fikrini   ilk seslendiren Haham Zevi Hirsch Kalischer idi. Kalischer, 1836 yılında, Amschel Mayer Rothschild’e, Filistin ve Mısır Valisi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’dan Kudüs’ün satın alınması için girişimde bulunmasını istemişti.[i] Yani En bilinen Yahudi ailelerinden birisi olan Rothschildler 1836 yılından itibaren Yahudi Devleti kurulması düşüncesinin ön safındadır. .

7 Sefer 1284 (16 Haziran 1869) tarihinde kabul edilen Tarihli Tebaayı Ecnebiyenin Emlâke Mutasarrıf Olmaları Hakkındaki Kânun’a göre Hicaz Vilayeti dışında kalan topraklarda, yabancılar mülk edinebilecekti. [ii]

Bu yasa James Rothschild için büyük bir imkandı. Rusya’dan gelen Yahudiler için Filistin’de Uyun el-Kara, daha sonra Zikhron Ya’akov (6 Kasım 1882) ve Ekron el-Betty (7 Kasım 1883) kolonilerini kurarak Filistin’den toprak satın almaya başladı. James Rothschild Theodor Herzlİn aksine sessiz bir şekilde işleri halletme yolunu seçti. Kolonilere birçok doktor ve mühendis yerleştirdi. Bu kolonilere 1900 yılına kadar 14 Milyon Frank harcadı[iii]

Alliance İsraelite Filistin’de koloniler oluşturan Yahudi nüfusun, ticaret ve ziraat faaliyetlerini eğitim ile desteklemek amacıyla Mikveh İsrail (İsrailin Umudu) adıyla 1870 yılında Yafa Musevi Ziraat Mektebi’ni kurdu. 5 Nisan 1870 tarihli fermanla yaklaşık 240 hektar arazi belirsiz bir süre için yıllık 7.500 kuruş ödemek koşuluyla kiraya verildi. Üstelik vergiden ilk 10 yıl muaf tutuldu. [iv] İsrail’in ilk Başbakanı David Ben–Gurion, Tarım Okulu için daha sonra aynen şu cümleleri kullanacaktı: "İsrail Devleti Mikveh sayesinde kuruldu. Şayet Mikveh olmasaydı İsrail'in kurulmasından şüphe ederdim. Her şey o okulla başladı. Siyasi görevin tamamlanması için tarımsal alt yapının hazırlanması gerekiyordu. Onu da Mikveh başardı."[v]

1900 yılı itibariyle Filistin'de tarımla uğraşan Yahudi köylerinin sayısı 20'ye çıktı.

1908  yılında Siyonist Teşkilatı tarafından, Yahudileri Filistin’e yerleştirmek amacıyla "Filistin Toprak Geliştirme Fonu" oluşturuldu.

Rothschildler, Filistin’deki ilk araziyi 1882’de satın almışlardır. 1918 yılına gelindiğinde Filistin’in 7.120.000 dönüm toprağından, 650.000 dönümü Yahudi toprağı olmuştu. Bu çok ciddi bir gelişmeydi.[vi]

Lloyd George'un başbakanlığındaki İngiliz savaş kabinesinde dışişleri bakanı olan Arthur Balfour, Osmanlı Filistin’den çekilmek zorunda kaldıktan sonra 2 Kasım 1917 tarihinde uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord Rothschild'e bir mektup göndererek, Filistin topraklarında bir Yahudî devleti kurulması konusunda İngiliz hükûmetinin destek vereceğini bildirmesi İsrail Devleti kurulmasında sonun başlangıcıdır.

Ve 1948’de İsrail Devleti Kurulur.

Ama daha başında tehlikenin büyüklüğünü görenler de vardı. İşin ilginci tehlikeyi görenlerden birisi Ermeni Kökenli Mihran Boyacıyan idi. Kudüs Mutasarrıflığı Kaymakam Mülazımı olan Boyacıyan Mihran Efendi 27 Eylül 1891’de saraya yazdığı mektubunda, Gazze ve Yafa sahili arasındaki arazilerin yüzde 50’si Yahudiler tarafından satın alındığını belirtiyor. Boyacıyan Mihran mektubunu, “Rothschild şimdiden beyinlerinde ilk padişah sülalesi sırasına geçdiğine nazaran Beni İsrail Devleti top tüfenk ile değil belki tasarruf-ı arazi vasıtasıyla bilamuharebe teşkil olunacaktır.” diyerek bitirmektedir.[vii] Boyacıyan bu mektubu o zaman “Millet-i Sadıka” olarak tanımlanan Osmanlı Ermenilerinin bir ferdi olarak devletin çıkarı için mi yazdı? Yoksa Ermeniler Yahudiler ile hiç anlaşamadıklarından Yahudilerin ihanetini devletin görerek Ermenilerin daha da itibar kazanması sağlamak için mi yazdı? Sorusu akla gelebilir. Ama neden ne olursa olsun Mihran Efendi devleti uyarı görevini yapmış ama devlet yetkilileri bu konuda bir önlem almamışlardır.

Sizce İsrail Devleti 1948 yılında mı kurulmuştur? Yoksa Osmanlı Devleti Yabancıya Toprak Satışına izin veren kânunun kabul ettiği 1869 yılında mı?  Veya İsrail’in ilk Başbakanı David Ben–Gurion’un dediği gibi Yahudi Tarım Okulu Mikvah’ın açılma fermanının imzalandığı ve çok büyük bir arazinin çok cüzi bir miktara kiraya verildiği 1870 yılında mı?

İsrail devletinin kuruluşunda tüm suçu emperyalistlere ve toprağını Yahudilere satan Filistinlilere yüklemek doğru bir yaklaşım değil. Zira emperyalist emperyalistliğini yapacak. Sıradan bireylerden de yaptığı bir ticari işlemin 50-100 yıl sonraki sonucunu öngörmesini bekleyemezsiniz. İnsanlar günü yaşar ve günlük ekonomik çıkarlarını düşünür. İnsanlar “Homo economicus” olarak tanımlanırken onun kişisel çıkarları açısından rasyonel davranacağı öngörülmüştür. Bir alışveriş ilişkisinde insan hiçbir zaman ülkesinin çıkarlarını hesaplamaz/hesaplayamaz, ulusal anlamda stratejik düşünemez. Stratejik düşünmesi gereken, milli çıkarları gözetmesi gereken devlettir. Bu nedenle o tarihlerde gayrimenkullerini satan Filistinlileri bu eylemleri nedeniyle bugünkü felaketin sorumlusu olarak görmek bence yanlış bir yaklaşımdır.

Yahudi devletinin kuruluşunda; Yahudi Kolonilerinin kurulmasına izin veren, yabancıya toprak satışına imkan tanıyan kanunu çıkaran, Yahudi Tarım okulu Mikvah’ın yaratacağı sonuçları görmeyen, yanlış göçmen politikasının doğurduğu demografik yapıdaki değişimin sonuçlarını öngöremeyen,  Mihran Efendi’nin uyarılarına kulak tıkayan, Filistin’in elimizden çıktığı 1917 yılına bu konuda tedbir almayan -ki 33 Senesi Anti Siyonist olarak takdim edilen 2. Abdülhamit’in yönetimindedir- Osmanlı Devletinin hatalarının da payı olduğu kuşkusuzdur.

Tarihin en büyük faydası hatalardan ders alınarak benzeri hataların önüne geçmektir. Hakikat gün gibi ortadayken Türkiye neden hem Türkiye’nin hem Suriye’nin demografik yapısını bozan ve Türkiye için büyük tehlike doğurabilecek sığınmacı politikasını sürdürür? Yabancıya gayrimenkul satışını teşvik eder…

Bu konuyu işlediğim birkaç yazımda alıntıladığım Büyük Akif’in “Tarih ve tekerrür” konulu beyitini tekrar alıntılamayacağım.

Ama sormadan da edemeyeceğim: Siz hiç ibret almaz mısınız?

Hiç olmazsa Mihran Efendi kadar “yerli ve milli” olun…

Fazlı KÖKSAL





[i] Siyonizm ve Filistin Sorunu (1880-1923) Mim Kemal Öke, Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul, 2011, s.31

[ii] Kanunun Birinci Maddesi Şöyleydi: Yabancılar, Hicaz Vilâyeti dışında kalan bütün İmparatorluk topraklarında, köyde ve şehirde bulunan her nevi gayrimenkul üzerinde mülkiyet hakkı iktisap edebilirler.

[iv] Osmanlı Devleti’nde Alliance İsraelite’nin Eğitim Olgusu: Yafa Alman Musevi Ziraat Mektebi Örneği -Özge Tural Akdeniz İnsani Bilimler Dergisi 1922 12. Cilt.

[v] Kozmik Karargah Murat Akan Hayat Yayınları 2017 s.67

[vi] Filistin Meselesi ve Arap-İsrail Savaşları (1948-1988), Fahir Armaoğlu,  Kronik Kitap, İstanbul, 2017, s.26

[vii] Osmanlı Belgelerinde Filistin, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Yayınları, İstanbul, 2009, s.258

 

28.5.20

UTANMAZ ADAMLAR



Yusuf Kaplan fikir namusu olduğuna inandığım az sayıda İslamcı gazeteciden birisiydi. Ama 18 Mayıs 2020 günü Yeni Şafak’da öyle bir yazı yazdı ki tüm olumlu düşüncelerimi yok etti.
Yusuf Kaplan yazısında, Osmanlı’nın Harbiye Nazırı iken 27 Nisan 1920 Günü Ankara'ya gelerek Milli Mücadeleye katılan Fevzi (Çakmak) Paşa’nın, o gün TBMM'de yaptığı konuşmasını konu almış.  Konuşmadan alıntılandığı iddia edilen aşağıdaki cümleleri okuyunca şaşırdım.
“Padişahımız Ankara’nın zaferleriyle sevinip başarısızlıkları ile hüzünlenmekteydi.
O sıralarda hepinizin malumu olduğu üzere İngilizler baskıyla, tehditle o mahut fetvayı aldılar (İdam fetvasını diyor) Şeyhülislam Dürrizade Abdullah Efendi’nin imzaladığı, Mustafa Kemal hakkındaki idam fermanı. Malumunuz olduğu üzere o fetva süngü zoru ile alınmış ve İslam milletinin birbirine düşürülmesi hesaplanmıştı. O fetva acı bir vesikadır. Millet ve siz sanırım bu fetvanın geçerli olmadığını ve hangi şartlarda zorla yazdırıldığını anlamışsınızdır. (Tüm Meclisten “Şüphesiz” sedası yükselir…)”[i]
Yazı bitince Fevzi Çakmak böyle bir konuşma yapmış olamaz dedim… Niye mi? Ufak bir ayrıntıdan başlayayım; Fevzi Paşa TBMM kürsüsünden o tarihte Meclis Başkanı olan Mustafa Kemal Paşa’dan bahsederken, “Mustafa Kemal” demez. O zamanın adabı gereğince “Mustafa Kemal Paşa” demesini gerektirir. Ve asıl önemli nokta;  Nemrut Mustafa Başkanlığındaki İstanbul 1 Numaralı Örfi İdare Mahkemesinin Mustafa Kemal, Kara Vasıf Bey, Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Alfred Rüstem Bey, Halide Edip Hanım ve Adnan (Adıvar) Bey hakkında idam kararını 11 Mayıs 1920 tarihinde verdi. Ve karar 24 Mayıs 1920 tarihinde Vahdettin tarafından onaylandı…  Yani Fevzi Çakmak'ın TBMM’de konuşmayı yaptığı 27 Nisan 1920 tarihinde ortada Atatürk hakkında bir idam kararı yok… Olmayan bir karar hakkında Fevzi Çakmak nasıl konuşur?
Tabii ki Fevzi Çakmak olmayan bir şeyi söylemez, söyleyemez. O zaman ya böyle bir konuşma hiç yok, ya da konuşma metninde bir tahrifat yapılmış... Doğruyu bulmak için yapılacak tek bir şey var. Fevzi Çakmak’ın TBMM’deki konuşmasında tam metnine ulaşmak. Ve ulaştım. 27 Nisan 1920 tarihli orijinal tutanak TBMM internet sitesinde var.[ii]  Eski yazı bilenler oradan okuyabilir. Okuyamayanlar için Fevzi Paşa’nın o bölümde ne dediğini kelimesi kelimesine aktaralım ki tahrifatın boyutunu siz de görün;
“Bazı arkadaşlardan aldığım malumata nazaran o kabineye tazyik icra ettiler. Fetva veriniz diye. Nihayet o fetvayı aldılar. Malumunuz vechile o fetva İngiliz süngüsüyle alınmış İslâm’ı sinesinden birbirine düşürmek içün, ilk defa yazılmış acı bir vesikadır. Milletin hiss-i hakikat-bîni (gerçekleri gören duygusu) ümid ederim ki bundaki fecaati görecek ve bunun ehemmiyeti sıfıra inecektir (“Şüphesiz” sedaları)”
Görüldüğü gibi TBMM tutanaklarında yer alan orijinal metindeki Fevzi Paşanın konuşmasında ne “Mustafa Kemal” kelimesi geçiyor, ne de “idam”. Pekiyi konuşmada sözü edilen “fetva” neyin nesi?  Bahsi geçen fetva, Milli Mücadeleyi kötüleyen, tam metni o tarihteki İstanbul gazetelerinde yayımlanan ve İngiliz uçaklarıyla Anadolu coğrafyasına atılan Şeyhülislam Dürrizade tarafından imzalanan 11 Nisan 1920 tarihli fetva. Fetva Kuvayı Milliyecilerin katlinin vacip, onlara karşı savaşanların gazi, savaşırken ölenlerin şehit olacaklarına ilişkin hususları da içeren beş ayrı fetvadan oluşuyor. Bu uzun fetvanın tamamını almaya yerimiz müsait değil ama fikir vermesi açısından bir bölümünü sadeleştirilmiş haliyle alalım.  Kuvayı milliye liderleri kastedilerek; “elebaşılar ve yardımcıları ile bunların peşlerine takılanların dağılmaları için çıkarılan yüksek emirlerden sonra bunlar, hâlâ kötülüklerine inatla devam ettikleri takdirde işledikleri kötülüklerden memleketi temizlemek ve kulları fenalıklardan kurtarmak, dince yapılması gerekli olup, Allah‘ın “öldürünüz” emri gereğince öldürülmeleri şeriata uygun ve farz mıdır? Beyan buyrula… Cevap: Allah bilir ki olur. Dürrizâde El-Seyid Abdullah” Yani Kuvayı milliye katılanlar hakkında “Katli Vaciptir” fetvası veriliyor… Buradaki amaç, halkın Kuvayı Milliyeye katılmasını engellemek ve Kuvayı Milliyeye karşı isyanlar başlatmak. Nitekim Kuvayı Milliyeye karşı isyan bayrağını kaldıran Anzavur’dan Çapanoğlu’na kadar her isyancı bu rezil fetvaya sarılarak kendi hainliklerine meşruiyet aramıştır.
Söz konusu fetvaya cevaben Ankara Müftüsü ve aynı zamanda Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisi de olan Mehmet Rıfat Efendi (Rıfat Börekçi) başkanlığında, Ankara‘da bulunan beş müftü, dokuz müderris ve medrese müdürü ile altı kişilik ilmiye sınıfından müteşekkil toplam yirmi kişilik bir grup  din adamı bir fetva yayınladı. 19-22 Nisan 1920 tarihlerinde Öğüt, İrade-i Milliye, Açıksöz gibi Milli Mücadele yanlısı gazetelerde yayınlanan bu fetvada özet olarak; Anadolu‘daki Milli Hareketin meşru olduğu, Padişah ve Halife‘nin dahi esir bulunduğu, düşman elinde esir olan Halife’ye zor ve baskı kullanılarak fetva yayınlattığı, haliyle bu fetvadaki hükümlerin geçersiz olduğu hususlarına yer verilmiştir.
Fevzi Paşa’nın konuşması da, Ankara’nın fetvasını doğrular mahiyettedir. Muhtemelen Ankara Fetvasına güç katmak için özellikle Ankara Fetvasındaki cümleler seçilmiştir. Bu konuşma, Halifeye bağlılıkları nedeni ile Milli Mücadeleye soğuk bakan halkın ve tereddüt içindeki vekillerin milli mücadeleye inançlarını güçlendirmek amacı da taşımaktadır.
Fevzi Paşa’nın konuşmasında ne “Mustafa Kemal” kelimesi ne de “idam” kelimesi geçmemesine rağmen, Yusuf Kaplan bu tahrifatı neden yapmış?  Üstelik yazısında “Hakikati yok edemezsiniz. Bir süre gizleyebilirsiniz ama er ya da geç ortaya çıkar hakikat.” cümlesini kullanmışken…
Biraz araştırınca gördüm ki, Fevzi Çakmak’ın söz konusu konuşmasının tahrifatlı metnini ilk yayınlayan Yusuf Kaplan değil. Bu metni ilk kez; Atatürk ve Türklük düşmanı medyanın parlatılmaya çalışılan tarihçi tenekelerinden Ahmet Anapalı “Atatürk’ün İdam Fermanına İnanan Cahiller, Hele Oturun Yamacıma” gibi havalı bir başlık taşıyan yazısında yer almıştır.[iii] Muhtemelen Fevzi Çakmak’ın TBMM’deki konuşma metninde tahrifat yapan da odur.  Yusuf Kaplan da, metin Atatürk aleyhine olduğu, ilk yazan da “tarihçi” sıfatına sahip olduğu için herhangi bir sorgulamaya tabi tutmadan, çok iddialı cümleler içeren yazısını kaleme almış olmalı…
Bu tür tahrifatları niye yapıyorlar?  İki ihtimal var; Birincisi Atatürk’e duydukları kini inançlarının bir parçası olarak görüyorlar, Atatürk’ün aleyhine olacağını düşündükleri her türlü tahrifatı, yalanı mubah olarak görüyorlar. İkincisi de tarih konusunda gerçekten cahiller… Bu olayda ikisi de geçerli.
Bir insan, Osmanlı Tarihini bilse, Şeyhülislamın görev ve yetkilerinden, idam kararını kimin aldığından, kimin onayladığından, Mustafa Kemal ve beş arkadaşı hakkındaki idam kararının 11 Mayıs’ta -yani Fevzi Paşa’nın TBMM’deki konuşmasından sonra- alındığından haberdar olsa, ayrıca Fevzi Paşa hakkında da 24 Mayıs’ta, asilere katılmak için askerden kaçtığı, saltanata karşı düşmanlık yaptığı gerekçesiyle idam kararı verildiğini, ve de tüm idam kararlarının Vahdettin tarafından onaylandığını bilse bu tahrifat yapar mı?
Eğer bunlar tarihi bile bile tahrif ediyorlarsa, ahlaki çürümüşlüklerini anlatmaya kelime bulamıyorum… Ayrıca bu tavır; okuyucularının bunu sorgulamayacak kadar peşin hükümlü, bağnaz ve cahil olduğuna inandıklarının, okurlarına da saygı duymadıklarının bir göstergesidir…
En üzücü olan da nedir biliyor musunuz? Bu utanmaz adamlar, tarihi tahrif ederek, dinin günah kabul ettiği, yalan yere şahitlik, yalan söylemek, sahtekârlık, bozgunculuk gibi eylemleri yapmalarına rağmen İslam’a hizmet ettiklerini sanmaları…
Vah zavallılar…

Fazlı KÖKSAL



28.10.18

REŞİT GALİP ÜZERİNDEN ANDIMIZA SALDIRI ve 2. ABDÜLHAMİT’İN GAYRİMÜSLİM NAZIRLARI


Türkiye’de kendilerine tarihçi diyen Atatürk Düşmanı dinci bir güruh var. En ufak milliyetçi bir çıkışı bile “ırkçılık” olarak yaftalayan bu muhteremler, Atatürk’ün çevresinde olan ve Türkiye dışında doğan Türklere “Sabatayist” damgasını vurarak, ırkçılığın en rezilini yapmaktan geri durmazlar.

Danıştay’ın “Andımız”ı yasaklayan yönetmelik hükmünü iptal kararından sonra başlayan “Andımız” tartışmalarında bu sözde tarihçiler yine ortaya çıkılar. Andımızın içeriği, cümleleri üzerinde hiç durmayıp, “Andımız”ı kaleme alan Reşit Galip’in kişiliği üzerinden “Andımız”a saldırdılar… Onlara göre Rodos’ta doğan Reşit Galip “Sabatayist” idi… Tek dayanakları da Reşit Galip’in okuduğunu iddia ettikleri okulun adı idi… “Türküm Doğruyum Çalışkanım” demeyi, “Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun” demeyi, “Ne Mutlu Türküm Diyene” demeyi ırkçılık sayan muhteremler, ırkçılığın en adisini yapıyorlar, ellerinde herhangi bir delil olmaksızın, fikirlerine katılmadıkları bir Türk’ü, Türk olmamakla suçluyorlardı…

Birinci Türk Tarih Kongresi sırasında Güneş- Dil Teorisi’ne karşı çıkan Zeki Velidi Togan ile sürtüşmeleri sırasında, Zeki Velidi Togan’ın yanında durduğu için üniversite asistanlığından ayrılmak zorunda kalan, büyük Türkçü Nihal Atsız bile, nefret ettiği Reşit Galip hakkında “Sabatayist” suçlamasını yapmamıştır. O Atsız ki, Askeri Tıbbiyeden Arap bir subaya selam vermediği için atılmış, çıkardığı dergilerde Türk olmayan ünlüleri deşifre etmekten çekinmeyen Atsız’ın kendisini, emeğinden, daha da önemlisi çok sevdiği bilim dünyasından ayrılmasına neden olan Reşit Galip eğer Sabatayist olsaydı bunu her fırsatta yazmaktan çekinmezdi. Bu tespit bile Reşit Galip hakkındaki “Sabatayist” iddiasının doğru olmadığının göstergesidir.

Konu Atatürk’ün çevresindekiler olduğu zaman Irkçı diye suçlananların cesaret edemeyeceği pervasızlıkta ırkçılık yapan bu dinci-tarihçi (!) güruh, nedense göklere çıkardıkları “Ulu Hakan” 2. Abdülhamit’in[i] çevresindeki gayrimüslimlerden hiç bahsetmezler.. 
O zaman Halife-i Müslümin 2. Abdülhamit’in nazırlarından (bakanlarından) ve bürokratlarından bir kısmını biz sıralayalım;
Hariciye Nazırları;  Aleksandros Karateodori Paşa (1878-1879)  ve Sava Paşa (1879-1880)
Hazine-i Hassa Nazırları: Agop Ohanes Kazazyan (1876-1891), Mikail Portakalyan Efendi (1891-1897) Ohanes Sakız Efendi (1897-1908)


Maliye Nazırı: Agop Ohanes Kazasyan Paşa (28-30 Ağustos 1885), (Aralık 1886 - Mart 1887) (1888-1891)

Nafia Nazırları: Ohanes Çamiç Efendi  (1877-1878), Aleksandr Karateodori Paşa (1878) Sava Paşa (1878-1979)
Orman ve Maadin Nazırları; Mavrokordato Efendi (1908-1909)  Aristidi Paşa ( 1909)
Ticaret ve Ziraat Nazırları: Bedros Kuyumcuyan Efendi (1880)  Gabriel Noradonkyan Efendi (1908-1909)
I.Meşrutiyet Ayan Üyeleri(1876)[ii]; Antopolos Efendii Aristarki Bey, Daviçon Karmona Efendi, Musurus Paşa, Serviçen Efendi, Stoyanoviç Efendi, Dr. De Kastro Bey, Mavroyeni Paşa ,Karatodri Paşa, Abraham Karakahya Paşa
II.Meşrutiyet Ayan Üyeleri(1908) Azaryan Efendi,Basarya Efendi,Bohor Efendi, Fethi Franko Bey, Gabriyel Noradonkyan Efendi, Mavrokordato Efendi, Mavroyeni Bey, Oksanti Efendi, Yorgiyadis Efendi, Aram Efendi, Popoviç Temko Efendi,
Babıali Hukuk Müşaviri Gabriel Efendi 1876-1908 tarihleri arasında bu görevi yürütmüş, 1908’de 2 Abdülhamit tarafından Ayan Meclisine seçilen Gabriel efendi Aynı zamanda Ticaret ve Ziraat nazırlığına atanmıştır. Siyaset dahisi olarak tanıtılan 2. Abdülhamit zamanında sürekli el üstünde tutulan bu Gabriel Efendi2. Dünya savaşı sonrası düzenlenen Paris Konferansında Ermeniler için toprak talep etmiş, Lozan Konferansına da Ermeniler adına katılmıştır…( Lozan aleyhine dincilerin yazdığı onlarca kitap ve makale okudum, ilginçtir hiçbirinde Ermeni temsilciai Gabriel Norankyan’ın Abdülhamit Zamanında Türkiyede üst düzey görevlerde bulunduğunun belirtildiğine şahit olmadım)

Abdülhamit’in döneminde Hariciye Vekaleti bürokrasisine tamamen gayrimüslim  bürokratlar hakimdir..

Hariciye Müsteşarı Artin Dadyan Paşa’dır. Müsteşar Muavini yine Ermeni İlyas Efendi idi. Tahrirat-ı Hariciye Kâtibi, sonradan rütbe-i vezaretle Cebel-i Lübnan mutasarrıflığına tayin edilmiş olan Naum Efendi’dir. Şifre Kalemi müdürü Haçik Efendi’dir . Evrak müdüriyetini, Ermeni Mıhirdat Efendi yürütmektedir. Tahrirat-ı Hariciye kalemi mümeyyizi olan Yusuf Franko Bey’in, Türkçesi oldukça zayıftır. Hariciye muhasebecisi Haçik Efendi, daha sonra Köstence başkonsolosluğuna tayin edilmiştir… Matbuat-ı Hariciye Müdüriyetini, Simon Efendi yürütüyordu. Tabiiyet Müdürlüğü vazifesini İstevraki Efendi götürüyordu. Tahrirat-ı Hariciye Kalemi’nden Rupen Efendi, Kirkor Efendi, Hattat Dikran Efendi ve Ermeni Katolik patriklerinden Hasun Efendi’nin küçük oğlu Hasun Efendi ile Çiracı Efendi bulunmaktadır..[iii]

Elçilere göz attığımızda; Y. Fotiades Bey ve Gobdan Efendi’nin Atina, Azaryan Efendi’nin Belgrad, E. Karatodri Efendi’nin Brüksel, Blak Bey’in Bükreş, Yanko Karaca, Misak Efendi ve Aritraki Efendi’nin Lahey, K. Musurus Paşa, Alfred  Rüstem Paşa ve  Antopulo Paşa’nın Londra, Naum Paşa’nın Paris, S. Musurus Bey ve Y. Fotiades Bey’in Roma, Nikola Gobdan Efendi’nin Sofya, A. Vogorides Paşa’nın Viyana, L. Aristarki Bey ve A. Mavroyeni Bey’in Washington’da Büyükelçi-Elçi olarak görev yaptıklarını görüyoruz[iv]
Konsolos ve kâtipliklerde de Türk unsurundan ziyade Ermeni ve bilhassa Rum memurlar kullanılmakta idi.
Valillik koltuklarının çoğunda da gayrimüslimler oturuyordu.
Mesela;
Şarkî Rumeli Valileri  Sava Paşa,,Aleko Vogorides Paşa , Gavril Paşa Hristoiç , Alexandre de Battenberg, Ferdinand de Saxe-Cobourg et Gotha,
Sisam Beyleri; Mişel Gregoriyadis Bey,  Aleksander Mavroyeni Bey, Yanko Vitinos Bey, Kostaki Karateodori Paşa,  Yorgi Yorgiadis Efendi, Andrea Kopasis Efendi,
Cebelilübnan Sancağı Mutasarrıfları Vasa Paşa, Naum Paşa, Yusuf Franko Paşa
Maliyesini, hariciyesini, tarımını, madenlerini ve de mülkiyesini gayrimüslimlere bırakmış devletin başında bir İslam Halifesi (!) vardır…
Dinci tarihçiler bunları bilmezler mi? Bilmesine bilirler de yazmak işlerine gelmez... Çünkü onlar için, geçmiş olayların bu güne doğru olarak aktarılması değil, ideolojilerine uygun gelen bir tarih yaratılmasıdır… Tarihe yalan söyletmektir..

Fazlı KÖKSAL


  



[i] [i] Ki ben kişisel olarak 2. Abdülhamit’i Ulu Hakan olarak görmesem de onu takdir eder ve Kızıl Sultan olarak nitelendirilmesini doğru bulmam. Abdülhamit’in gerileme devrinin en önemli, en büyük ama en şanssız Padişahlarından birisi olarak görürüm.
[ii] Meclis’i Ayan: Padişah tarafından seçilen Meclis üyeleri -Senatörler
[iii] DADYAN, Şaro - Sultan Abdülaziz, V. Murad ve II. Abdülhamid Dönemlerinin Osmanlı Hariciyesinde Üst Düzey Gayrimüslim Bürokrat ve Diplomatlar Milli Saraylar Dergisi Sayı 10/2012  Sayfa:63-73
[iv] KUNERALP, Sinan, Son Dönem Osmanlı Erkan ve Ricali, Prosopografik Rehber, İstanbul: İsis Yayınları, 1999.